Yakın zamanda yaşanan Mathea Kasırgası 1,384 kişinin ölümüne yol açarak, son yılların en güçlü kasırgaları arasında zihnimize kazındı. Birleşmiş Miletler Şubat 2007’de küresel sıcaklıkta 2 derecelik bir artışın su sıkıntısına ve tarım alanlarında azalmaya, 5 derecelik artışın deniz seviyesinde 5 metre artışa ve yiyecek stoklarının tükenmesine, 6 derece artışın ise göçlere yol açacağını açıklamıştı. Küresel ısınmanın etkisiyle 1960’ların sonlarından bu yana kuzey yarıkürede kar örtüsünde yüzde 10’luk bir azalma olmuş. 20’inci yüzyıl boyunca deniz seviyelerinde 10-25 cm arasında bir artış olduğu tespit edilmiş.

Türkiye’de yağış miktarında meydana gelen azalışlar ve yağış rejimindeki sapmalar, tarımsal üretimi olumsuz yönde etkilemekte. Bazı önemli hububat merkezlerinde ürün kayıplarının %40-50 düzeyine ulaştığı gözlemlenmekte. Kuraklığa neden olan şartların devam etmesi halinde ciddi su sıkıntısı ile yüz yüze gelme durumunda kalacağız. Karmaşık iklim yapısı ve topografyası, üç tarafının denizlerle çevrili olması Türkiye’nin farklı bölgelerinin iklim değişikliğinden farklı biçimde etkilenmesine yol açacak.

Küresel ısınmanın etkileri hem tüm dünyada hem Türkiye’de böylesi hissedilirken, enerji sektörü de iklim değişikliğinden ve su kaynaklarındaki azalmadan ötürü önemli tehditlerle karşılaşmakta. Olağanüstü hava olayları, fırtına, hortum ve kasırgalara, orman yangınlarına, erozyona, sel baskınlarına ve olağanüstü sıcaklığa yol açabilmekte. Deniz seviyesinde yükselme, fırtınalarla taşınan sular, dalgalar ve gel gitler, kıyı şeritleri ve denizaşırı enerji altyapısı açısından tehdit oluşturmakta. Enerji üretiminde kullanılan suyun 2035’lere gelindiğinde küresel olarak %20’ler seviyesinde azalacağı ön görülmekte. Öte yandan azalmakta olan su kaynakları, hidrogüç ve biyoenerji (özellikle biyoyakıt üretimi), bazı güneş güç sistemleri, hatta soğutma için su gerektiren termal güç tesisleri (fosil yakıtlar ve nükleer) için de tehdit konusu.

Günümüzde enerji sektörünün bu tehditlere karşı dayanıklılığını ve uyum kabiliyetini artırmak başlı başına bir mesele halini almıştır. Dayanıklılığı, ‘enerji sisteminin kapasitesi ve bileşenlerinin tehlikeli durumlarla baş edebilmesi; böylece temel işlevini, kimliğini ve yapısını koruyabilmesi ya da değişen koşullara göre uyum sağlama, öğrenme ve dönüştürme kapasitesini yükseltmesi’ olarak düşünebilirsiniz. Uyum kabiliyeti ise, enerji değer zincirinin aşırı hava olaylarına ve su seviyesi değişikliklerine karşı sağlamlığı ve işlevini yerine getirebilmesi, operasyonlarını etkili biçimde yönetme kapasitesi ve herhangi bir kesintiyi takiben operasyonların istenen performans düzeyine geri döndürülmesi, yani kurtarılması, konularını içerir. Bu bağlamda mesela, 2012 yılında gerçekleşen Sandy kasırgası, enerji güçlerindeki kesinti, sıvı yakıt eksikliği ve ulaşım sistemlerinin kapanması nedenleriyle 40 milyarlar düzeyinde kayba yol açtığını hatırlatmak isterim.

Uyumluluk konusunda; enerji ulaştırma ve dağıtım hatlarının yakınındaki ağaçların azaltılması; hatların yer altına alınması; su seviyesinin düşük olması durumunda yedek pompalama sistemleri kurulması; ahşap olmayan ya da güçlendirilmiş elektrik direklerinin üretilmesi; yenileme ya da geliştirme çalışmaları esnasında altyapının elden geçirilmesi; iklim bilgisine dayalı olarak yük öngörüsünde bulunulması; meteoroloji hizmetleriyle iş birliği yapılarak mevcut ve planlanmış varlıklar üzerinde iklim değişikliklerinin etkisinin modellenmesi; hidrolojik verilerin değerlendirilmesi ve hidrogüç planlama simülasyonlarının yapılması gibi uygulamalardan bahsetmek mümkün.

Sel ve deniz seviyesindeki yükselmelere karşı kıyı şeridindeki, denizaşırı ve sele maruz altyapılarda güçlendirme yapılması; yüksek rüzgâr hızını daha iyi yönetebilecek rüzgâr türbinlerinin tasarlanması; olağanüstü hava olaylarına ve sıcaklık dalgalanmalarına karşı boru hatlarının malzemesinin güçlendirilmesi gibi çalışmaları da aktarmakta fayda görmekteyim. Su tüketimini azaltıcı ve suyun yeniden kullanımını artırıcı yeni teknolojiler de oldukça önem kazanmakta.

Konunun tarafları sadece enerjiden faydalananlar ile kamu ve özel sektör enerji hizmeti verenler değil, aynı zamanda hükûmet, kanun koyucular, düzenleme kuruluşları, bankalar, sigortacılar, yatırımcılar gibi geniş bir kitleye yayılmakta. Enerji sektörünün, iklim değişikliklerinin enerji arzını nasıl kesintiye uğratabileceğini, talep modlarını nasıl değiştirebileceğini ve altyapıyı nasıl hasara uğratacağını değerlendirmesi gerek. Enerji sistemlerinin dayanıklılığı için risk değerlendirme, teknolojik çözümler, esnek yönetim uygulamaları ve acil durum hazırlılık önlemlerine gereksinim var. Enerji sistemlerinin dayanıklılığını artıracak önlem ve uygulamaların tasarlanması ve devreye alınması için özel sektöre çok iş düşüyor. Öte yandan, hükûmetin de bu tür önlemleri teşvik etmesi, afet ve acil durum yönetimi ve enerji varlıklarının korunmasında aktif rol oynaması kritik öneme sahip. Tüm çabaların, hem politikalar, hem de kurumsal ve malî destekler anlamında süreçlerle desteklenmesi gerekiyor.

Tam anlamıyla Ulusal, Bölgesel ve Uluslararası Planların geliştirilip bir an önce uygulanmaya alınması elzem. Örneğin, Birleşik Krallık stratejik önemdeki şirketlerin her 5 yılda bir iklim riskleriyle ilgili değerlendirme ve raporlama yapmasını zorunlu kılmış. Açığa Çıkan Karbon Projesi (The Carbon Disclosure Project), kamu kurumlarının ve tedarikçilerinin, kurumsal yatırımcılara iklim değişikliği risklerini ve fırsatlarını açıklamalarını istemekte. Swiss RE, maliyet odaklı uyumluluk önlemleri ve uygulamalarının hayata geçirilmesi sayesinde gelecekte iklimle ilgili kayıpların %65’ler seviyesinde engellenebileceğini ön görmekte. IEA ise, üye ülkelerin, enerji arzını etkileyen acil durumlara karşı hazırlıklı olunması konusunda, eşdüzey ülkeler tarafından incelenmesini teşvik etmekte.

Bahsedilen tehditler kapıda değil, çoktan evimizin içine girmiş durumda. Bilgi ve teknolojiyi etkili kullanmak kadar, iş birlikleri içinde olmak, planlamak ve bir an önce uygulamaları hayata geçirmek gerekmekte.

Yayın: ICT Media Enerji, Kasım 2016