İnternet kullanımının gelişmesi, dijital ve sosyal medyanın yaygınlaşması yepyeni yaşam biçimlerinin kapısını araladı. We Are Social Singapore tarafından hazırlanan 2014 raporuna göre günde ortalama 2 saat 23 dakikamızı sosyal medyada ve 4,9 saatimizi kişisel bilgisayarlar, 1,9 saatimizi mobil cihazlar aracılığıyla internette harcıyoruz. 2030’larda insanlığın %75’inin, bağlantılı ve mobil yaşayacağı öngörülmekte.

Giderek artan oranda veri ve bilginin yüksek kapasiteli bilgisayarlar ile işlenmesi ile birlikte geleceğe dair tahminlerin yapılması artık mümkün hale gelmekte. Hâli hazırda dünyadaki veri hacminin 2,8 ZB (1 ZB=1021 byte) büyüklüğünde olduğu tahmin ediliyor. Büyük veri işlemciliği her alanda yeni fırsatların ve tehditlerin önceden algılanması mümkün olabilecek. Hız, geleceğin en temel unsurlarından olacak. Şirketlerin hayatta kalma süreleri de düşmekte. Öyle ki, yapılan araştırmalara göre günümüzde bir şirketin ömrü 12 ila 20 yıl arasında değişiyor ve bu rakam gittikçe düşecek.

Kablosuz iletişimden, İnternete ve gömülü sistemlerden, kablosuz sensör ağlarına, kontrol sistemlerine, otomasyona (ev ve bina otomasyonu dahil) mikro-elektomekanik sistemlere (MEMS) değin uzanan çoklu teknolojilerin yakınsaması, Nesnelerin İnterneti (IoT) vizyonunun gittikçe gelişmesini sağlıyor. İnternette mikrosensörlerin kullanımı, bağlantıyı, gerçek zamanlı veriye erişimi, daha akıllı olmayı sağlıyor. Birkaç on yıllık dönemde, ağ bağlantısından yarar sağlayacak neredeyse her yerle, her şeyle ve hatta beynimizle bağlantılı bir dünyanın parçası olacağız. Bilgiyi elde eden ve bilgiden fayda ve verim elde edebilen işletmeler kazanacak. Tüm bunlar ise Bilen Toplum’un öne çıkacağının göstergesi.

2030’lara geldiğimizde, sesli komut alan Apple’ın Siri’si çok daha gelişecek ve 7/24 bize destek veren, dilimizi tam olarak anlayan, zeki, bizim için e-posta yazan, randevu alan ve hatta ihtiyaçlarımızı tahmin edip (yorulduğumuz gibi) bize öneriler getiren (masaj gibi) kişisel dijital asistanlara kavuşacağız. 3 boyutlu baskının 2030’lara kadar iyice ucuzlaması ve hemen her eve girmesi düşünülüyor. Teknolojideki son gelişmelerle, mobil ticaret ve biyometrik uygulamalardan biri olan parmak izi, yüz tanıma ve bluetooth ile alışveriş yapabilmek mümkün olacak. ‘Talep bazlı (on-demand) ekonomi’ ve ‘nakitsiz topluma’ geçiş yaşamaktayız. Artan sürdürebilirlik gereksinimi, yeni model/ürün döngüsünün iyice kısalması ve sahip olma maliyetindeki artış, insanları satın almaktansa, kiralamayı tercih etmeye doğru itmekte. Biletsiz ulaşım sistemleri, gözetim ve başarılı konum belirleme hizmetleriyle insanların izlenebilmesi artacak. Sağlık, finansal ödemeler, sosyal ağlar, güvenlik sahalarında yeni uygulamalar insanların geleceğine şekil verecek.

Özellikle gelişmekte olan ekonomilerde ortaya çıkan  yeni bir orta sınıfın, sürdürülebilirlikle ilgili farkındalıktaki artışın ve teknolojik gelişimlerin yol açtığı ‘geleceğin tüketicisi’ profili ve dolaysıyla tercihleri de değişiyor. Gelecek tercihlerinde ‘daha az çeşitlilik’ var, ama ilgi azalmayacak; çünkü perakendeciler ve üreticiler giderek daha çok ince eleyip sık dokudukları ürün portföylerini, çok çeşitli ve etkili kanallardan sunacaklar. Rekabet, ürün çeşitliliğinden değil, etkili iş modelleri ve kanal kullanımından geçecek. Uzun ömürlü kalite sunan ürünler arayacağız. Yaşamın basit unsurlarından alınan tatmin, günlük hayattan en iyi şekilde yararlanmaya ve doğal olana  değer verme öne çıkıyor.

Ülkelerin eğitim sistemlerinin yaşam gerçeklerine ve hızla dönüşen gereksinimlere yanıt veremez olması, ‘kendi-kendine öğrenme’ tekniğinin benimsenmesini gerekli kılacak. İnsanlar, unvan ya da kariyer yerine, sevdikleri alanlarda derinleşme ve yeni beceriler peşinde koşuyor olacak. Uzayan insan ömrü ile birlikte 55 artık orta yaş olacak. Gelecekte ekonomik katkı kadar, deneyime de değer verilecek.

Kilit malzemelerde, ekonomik, fiziksel ve politik eksiklikler yaşayacağız. Enerji ötesinde, gelecek toplumu ‘su, toprak ve gıda’ kısıtlarıyla karşılaşacak. Şimdiden kendini hissettirmeye başlayan bu yeni kısıtlar ekonomik ve sosyal dengeleri değiştirecek. Hükûmetlere ve medyaya olan güven düşmekte, öte yandan iş dünyasından ve sivil toplum örgütlerinden dünya sorunlarına daha fazla çözüm aramaları ve dahil olmaları beklenmekte.

2030’da dünya nüfusunun %60’ı mega kentlerde yaşayacak.

Ulaşım ihtiyacını azaltmak için ev-ofis çalışma, otomobil yerine alternatif araçları kullanma, toplu taşımada iyileştirme ve yenilikçi uygulamaların kullanılması söz konusu olacak.

Kuruluş dışından gelecek fikirlere, yeni teknolojilere ve ürünlere kapılarını açan şirketler artık hızlı ve global olmaya her zamankinden daha yakın. Açık inovasyon felsefesi, örgütlerin kalbinde bir ağ yatmasını gerektirecek. Artık kuruluşlar sadece hissedarlara karşı değil, tüm paydaşları içeren büyük bir iletişim ve etkileşim ağına karşı sorumlu olduklarının farkında olmak durumunda. Sınır tanımayan yenileşim stratejilerini düzenleyebilmek için farklı şirketler, farklı süreçlere ihtiyaç duyacak.

Şirketler, şirket odaklı değil, ‘network’ odaklı stratejileri benimseyecek.

Önümüzdeki 20 yılda, profesyonellerin işe alımı daha düşük maliyetli ve yüksel kaliteli ‘sosyal ağlar‘ üzerinden gerçekleşecek. Aynı zamanda işgücünün küreselleşmesi, çalışanların cazip işgücü piyasalarına doğru kaymasına yol açacak, bu da bazı piyasalar açısından ‘beyin göçü’ sorununa neden olacak. Azalan ve pahalılaşan sermayelere bağlı olarak değişen iş modelleri, ek finansal unsurların devreye girmesini gerekli kılmakta.

Otoriter yaklaşımlar ya da hedeflerle-yönetim modelleri yerine ‘anlayış’ yönetimi önem kazanacak.

‘Ya büyü-ya öl’ politikalarının yerine,  ‘uygun bir firma ölçeği’ hedeflemek öne çıkacak. Kuruluşların yeni dünya düzeninde hayatta kalabilmek için, kültür, yapı, süreç ve sistemlerini yeniliklere köklü şekilde adapte etmeleri gerekecek.

Çalışan sayısında artış ve dışarıdan teminle birlikte, kuruluşlarda çekirdek olmayan işlevler birbiriyle değiştirilebilir hale gelecek ve değer yaratan birimler etrafında kolaylıkla yeniden inşa edilecek. Gelecekte şirketler yerel ve küresel ihtiyaçları karşılayabilmek adına, öne çıkan yetkinliklerini Lego gibi söküp takmak zorunda kalacak. Kuruluşların mevcut yetenek havuzunu ve insan kaynağını hem elde tutabilmek, hem de motive edebilmek için kesinlikle daha çok çaba harcayacağı bir dönemdeyiz.

Çalışanların finansal katılımları, işletmelerin rekabetçiliğini artırmayı ve geleceğini sürdürülebilir kılmayı destekleyecektir. Bu anlamda, finansal bir bağlantı dışında, çalışanlar ile çalışan-hissedarların şirkete etkili katılımı gerekli olacak.

Liderlerin gittikçe farklılaşan profilde çalışanlardan oluşan takımları anlamaları, yönetmeleri, motive etmeleri ve bu takımların işbirliği içinde çalışmalarını sağlamaları gerekecek. Farklı yaş, kültür ve değerlere sahip çalışanlar arasında bağlılık ve sadakat oluşturmanın yollarının bulunması da hayati önem kazanacak. Liderlerin, daha fazla sayıda azınlık ve kadın çalışanlarını liderlik pozisyonlarına yükseltme çabaları da öne çıkacak.

Yayın: İTÜ Mezunlar Derneği Mühendisname, Ekiml 2015